18 Ağustos 2013 Pazar

Hıristiyanlığı yaymanın, misyonerliğin diğer adı: Dinler Arası Diyalog

Dinler Arası Diyalog
Dinler Arası Diyalog

"Ne Hıristiyanlar, ne de Yahudiler, sen onların dinine uyuncaya kadar senden asla hoşnut olmazlar. De ki «Asıl doğru yol Allah'ın gösterdiği yoldur.» Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, and olsun ki Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz."
(Bakara 120)

Dinler Arası Diyalog Maske, Gaye Misyonerlik.


Peygamberimizin (sav) gelmesinden bu yana geçen 1421 yıl içinde Müslümanlar ile diğer din mensup­ları arasında sürekli çatışmalar yaşanmış ve bu uğurda belki de milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Bunun sebepleri­nin başında Hıristiyan ve Yahudilerin bağnaz tutumları ve hakka karşı düş­manlıkları gelmiştir. Bu düşmanlık tarih içinde bazen yavaşlayıp bazen hızlansa da, hiçbir dönemde bitmemiş ve bir hak batıl mücadelesi olduğundan, bundan sonra da bitmeyecektir.

İslam 1400 yıldır Diyalog Diyor!
İslamiyet, evrensel mesajını in­sanlığa ulaştırmak için bütün gü­zel yolları denemiş, irşad ve teb­liğ adına açılabilecek kapıları açmış ve insanlığa çağrıda bu­lunmuştur. Ancak ne kadar ha­zindir ki, ister Hıristiyanlar ister­se de Yahudiler tarih boyunca bu güzel çağrıya müspet cevap verme yerine, hep kuvvet kullanma­ya kalkmış ve ellerinden geldiği nispette de İslamiyet’i ve bahusus Müslümanları yeryüzünden sil­mek için çalışmışlardır.

Bu çerçevede sadece savaş­makla kalmayıp, çok geniş bir alana yayılmış çeşitli faaliyetleri ile de gayelerine ulaşmaya çalış­mışlardır. Bu dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir ve batıl tarafında olanlar Hakk'ı yok et­mek olan gayelerinden hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. An­cak tarih boyunca mücadelenin şekli de­ğişmiştir ve Hıristiyanların geliştirdikleri metodların başında da "misyonerlik" gel­mektedir.

Dünyayı Hıristiyanlaştırma Hareketi

2000'li yıllara girdiğimiz şu günlerde Hı­ristiyanların misyonerlik çerçevesi için­de, bundan kırk yıl önce geliştirdikleri bir metodun yansımaları ile bir kez daha karşı karşıya kalmış bulunuyoruz. İslamiyet’i yok edemeyeceğini anlayan Hı­ristiyan misyonerler, 14 yüzyıllık tutumlarını farklı bir versiyona taşıyarak, 1962-1965  yılları arasında toplanan 2. Vatikan konsilinde aldıkları bir kararla Müslümanlara diyalog çağrısında bulun­muştur. Katolik Kilisesinin en yetkili şah­siyetlerinden iki bine yakın delege piskopasın iştirakiyle toplanan konsilin esas meselesi, 20. asrın sonlarında, dinlerinden oldukça uzaklaşmış bulunan Hıristi­yan alemini, yeniden Hıristiyanlaştırma çarelerini aramak olmuştur.

Bu çerçeve­de Papa, 6. Paul tarafından 1964'de "Gayr-ı Hıristiyanlara Mahsus Da­ire Başkanlığı" kurulmuş ve aradan geçen kırk yıla rağmen bıkmadan usanmadan hedeflerine ulaşmak için çalışmıştır.

Vatikan Türkiye'ye El Atıyor
Uzun müddet Türkiye'den kendi­leri ile diyalog kuracak birilerini bulamayan Vatikan, 1990'lı yılla­rın sonunda ülkemizde özellikle si­vil toplum kuruluşu alanında isim yapmış bulunan Fethullah Gülen cemaati ile dirsek temasına geçmiş ve o günden bu yana da "Diyalog ve Hoşgörü" adı altında çeşitli faaliyetler yapılmıştır. Bu çerçeve de Fethullah Gülen Pa­pa ile görüşmüş, Yazarlar ve Gaze­teciler Vakfı'nın organizesi ile bazı Hıristiyan ve Yahudi din adamları­nı bir araya getirerek "Hoşgörü ve Diyalog" amaçlı toplantılar düzen­lenmiş ve en sonunda da Har­ran'da Hz. İbrahim (as) adı kullanılarak "kültürlerarası diyalog" adı ile bir organize yapılmıştır.

Bunu takip eden günlerde DİB'da modaya uya­rak, "Uluslararası Avrupa Birliği Şura­sı", adı altında çeşitli Hıristiyan ülkeler ve Türkiye'den yüz elli insanı bir araya getirmiştir. Her iki toplantının yapısına kısa bir göz attığımızda, "Diyalog ve Hoşgörü" maskesi altında Hıristiyan misyonerlerinin nasıl faal bir biçimde çalıştıkları hemen göze çarpmaktadır.
Özellikle Harran'da yapılan toplantıda "İbrahimi Dinler,  Küs kardeşlerin barış­ması,  üç semavi dinin mensupları" gibi kavramların kullanılması, yapılan faali­yetlerin nerelere hizmet ettiğini ortaya koymaktadır. "Ancak Müslümanın müslümanın kardeşi" olduğu gerçeğini unu­tan, "Allah katında din İslam" iken bunu "üç semavi din"e çıkaran, "İbrahimi din­ler” tabiri ile Hıristiyanlık ve Yahudilik adıyla insanlarca oluşturulan dinleri se­mavi yapan bir toplantının herhalde İsla­m’a hizmet etmediği çok açıktır.

Maksat Kafa Karıştırmak mı?
DİB tarafından organize edilen toplantı­nın tartışma konularına baktığımızda da kimin karlı çıktığını görmek mümkün­dür. Zira yapılan tartışmaların çoğunun İslam hakkında zihinlerde şüphe bırakacak nitelikte olmaları bunun göstergesidir. Çorum İlahiyat Fakültesi Dekanı  Prof. Dr. Hasan Onat'ın "14 asırdan  beri gelen din anlayışı, tarihi birikime  dayalı din anlayışıdır", "Bizim din anlayışımız, fıkha endeksli din anlayı­şıdır. Bunun üstesinden gelmek, bunu  aşmak lâzımdır", "Hadisler beşeri ka­tegoridedir" şeklindeki beyanları ve Doç.Dr. Şahin Filiz'in, "Hadisler başımı­zı ağrıtıyor" sözü buna gösterilecek ör­neklerdendir. Dr. Andrew Mango'nun Onat ve Filiz'in zihinleri bulandıran açıklamalarını takdirle karşılaması ise, toplantının hangi maksatlarla yapıldığını ortaya koymaktadır.

DİB ile İlahiyat Dekanı
Vermiş olduğu, "Başörtüsü Allah'ın em­ridir" fetvası, sistem tarafından hiçe sayı­lan DİB, bu durum karşısında suskunlu­ğunu korurken, Türkiye'nin AB'a girme sürecinde siyasi kimliğe bürünerek anahtar rol oynamaya soyunması ve "İran'da casusluk yapan İsrail'li ajanla­rın kurtarılmasına” aracılık yapmasının zihinleri bulandırdığı açıktır. DİB, Yahu­di ve Hıristiyanlarla diyaloğa geçmeden önce Türkiye içinde, (neredeyse her biri getirdiği yorumlarla yeni bir din ortaya koyan) cemaatlerle diyalog kurup, kang­ren hale gelen dini meseleleri çözse daha iyi bir faaliyet yapmış olmaz mı?

Ayrıca kendisi İlahiyat Fakültesi Deka­nı olmasına rağmen, okuluna başörtülü öğrencileri sokturmayan birinin, diya­log adı altında Hıristiyanlarla bir araya gelmesi neyi ifade eder ki? Eğer diyalog meselesinde samimi ise, Hıristiyan ve Yahudilerle kurdukları diyaloğun bir kıs­mını da içinde bulundukları sistemi elin­de tutanlarla kurup, yıllarca süren başör­tü zulmünü ortadan kaldırmaları daha gerçekçi olmaz mı?

Kimse Kendini İslam İle Aynileştiremez
Şüphesiz dinlerin mensuplarının bir ara­ya gelmesi dünyanın barış ve huzur için­de yaşamasına büyük katkı sağlayacak­tır. Bu hususta diğer dinlerin salikleri ile diyaloğa girmede hiçbir beis yoktur. Zira dinimizin bir emri olan İslamiyet’i tebliğ etmek için karşı tarafla diyaloğa geçme­miz bizim için adeta "olmazsa olmaz" bir şarttır. Ancak bu diyalogdan maksat, asla tebliğ gayesini aşmaması gerektiğini de yine bize telkin eden dinimizdir.

Ancak ille de barış ve huzur içinde ya­şayacağız diye inançlarımızdan taviz vermenin, dinimizin orijinalliklerinden vazgeçmemiz gerektiği hezeyanını da hiç kimse söyleyemez. Herkes kendi adına istediği ile diyalog yapmaya ve onların yaptıkları ne olursa olsun hoş görmeye hakkı vardır. Ancak bunu İsla­miyet adına yaptıklarında, İslam'ın müntesibi olanların söyleyecek sözü ol­duğunu asla unutmamaları gerekir. Za­ten "Hoşgörü ve Diyalog" adı altında ga­yesi ne olduğu belli olan toplantıların bi­zi ilgilendiren yönü de burasıdır. Hiç kimse kendini İslam ile aynileştirerek, başkaları ile ilişkiye veya günümüz mo­da tabiriyle "diyalog"a giremez. Çünkü böyle bir yetki hiç kimseye verilmemiş­tir.

Hoşgörüde Ölçü Kur'an ve Sünnet
Kur'an bir gerçeğin altını çizerken, "Ne Hıristiyanlar, ne de Yahudiler, sen onla­rın dinine uyuncaya kadar senden asla hoşnut olmazlar. De ki «Asıl doğru yol Allah'ın gösterdiği yoldur» Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan and olsun ki Allah'tan sa­na ne bir dost, ne de bir yardımcı ol­maz." (Bakara 120) buyurmuş ve bizden girilecek diyaloglar da uyanık olmamızı istemiştir. Zira insanların aldanmaları tehlikesi her zaman vardır ve bu değiş­mez bir yasadır. Hıristiyan ve Yahudi ka­rakterini tahlil eden bu ayeti unutan saf Müslümanların bu tehlikeli duruma düşmeleri her zaman mümkündür.

Peygamberimiz de (sav) aynı tehlikeye dikkat çekerken şöyle buyurmuşlardır: "Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar sü­rüngen deliğine girse, siz de gireceksi­niz. ‘Ey Allah'ın Rasulü, Yahudilerin ve Hıristiyanların yoluna mı?’ diye sorduk. Başka kim olacak, dedi." (Buhari, Müslim, İbn Mace)

Bugün ülkemizde yapılan fa­aliyetlerde de zikredilen tehlike mevcuttur ve "Diyalog-Hoşgörü" gibi kavramlar maskesi al­tında yapılan misyonerlik faali­yetlerinden zarar eden maale­sef hep müslümanlar olmakta­dır. Zira ayetin bildirdiği üzere ne Hıristiyanlar ne de Yahudiler onların dinine uyuncaya kadar bizlerden hoşlanmayacaklardır. Yahudi ve Hıristiyanların ken­dileri ile diyalog kuranlara "dost" görünmesi de misyoner­liklerinin bir gereği olan tam bir takiyyedir. Zira misyonerle­rin tarih boyunca yaptıkları fa­aliyetlere baktığımızda nasıl al­datıcı bir kılığa girdikleri açıktır. Bugün yapılan diyalog toplantılarında da Hıristiyan ve Yahudiler aynı aldatıcılık ile davranmakta ve hatta nere­deyse dinlerini inkar edecek seviyeye bile çıkmaktadırlar. Harran'da yapılan toplantıda zikredilen sözlere baktığı­mızda bunun tipik bir yansımasını gör­mekteyiz. Vatikan temsilcisinin konuş­masına "besmele" ile başlamasını bu­na bir misal olarak gösterebiliriz.


Hoşgörü Vardır Ama!..
Müslüman elbette hoşgörü sahibidir. Çünkü Peygamberi­miz (sav) bir hoşgörü abidesi idi. Taif'te kendisini taşlayan kafirlere bile beddua etmemişti. Mek­ke'nin etrafında ku­rulan panayırda, İs­lam'ı tebliğ için bir çadırdan defalarca kovulmasına rağ­men yine gitme ce­saretini ve tebliğciliğini göstermiştir. Za­ten İslam'da esas olan korkmadan müjdeleyerek tebliğ yapmaktır.

Medine sözleşmesi de Müslümanlarla gayr-i müslimlerin hukuki birlikteliğine en güzel örnektir ve bir arada yaşama re­alitesinin en güzel is­patıdır. Biz müslü­manlarla gayri müs­limlerin konuşma,
yaşama ve sosyal münasebetlerine iti­raz etmiyoruz. Ancak İslam'da hoşgö­rünün ölçüsü, Allah'ın hoşgördüklerini hoşgörmek, hoş görmediklerini de hoş görmemektir. Bu hususta hâşâ Allah'tan(cc) daha merhametli görünmek bir sapkınlıktır.
Diyalogun Maksadı Tebliğdir
Peygamberimizin diğer dinlere mensup olanlarla ilişkileri tamamen tebliğe dayaIıdır. Tebliğ çizgisinin karar­lılığı ve zorunluluğu asla ta­viz verilmeyen temel bir di­rek olarak kalmıştır. Bu ga­ye ile bazı kral ve hüküm­darlara gönderilen elçiler İslam'ın evrensel mesajını, eğip bükmeden, korkma­dan, ürkmeden, herhangi bir dünyevi menfaat düşün­meden, başları dik olarak ve tavizsiz iletmiştir. Zaten buna İslamiyette genel ola­rak "Emr-i bil maruf nehyi anil münker" denmiştir.

Bu sadece Peygamberlerin de­ğil aynı zamanda bütün Müslümanların da bir göre­vidir. Peygamberimiz (sav) ya­şadığı devirde Müslüman­ları, Yahudi ve Hıristiyanlara benze­mekten kurtarmak için bir "Müslüman kimliği" oluşturmaya gayret etmiş ve Müslümanları bu iki cepheden gelebi­lecek  tehlikelere karşı daima uyarmış­tır. Bu konuda Efendimizin hayatına baktığımızda, aldığı ilk tedbir Müslü­manların onlarla düşüp kalkmasının, dostluk kurmasının önüne geçmekti. Bu hususta aldığı tedbirlerin başında da ehl-i kitaba ben­zememek (teşebbüh) konusundaki tavrı olmuştur. En ince ayrıntılara ka­dar varan bu tedbir­ler sayesinde Müs­lümanlar ehl-i kitap kanalıyla gelen teh­likelerden uzun müddet uzak kal­mış, ne zamanki prensipler uygula­ma sahası bulama­yınca da bozulma­lar birbiri ardını ta­kip etmiştir. Cenab-ı Hak da indirdiği ayetlerle Peygam­berimizin Müslü­man şahsiyet oluş­turma teşebbüsleri­ni desteksiz bırak­madı: "Ey inanan­lar! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudur­lar. Sizden kim on­ları dost tutarsa, o onlardandır. Şüphe­siz Allah zalim top­luma hidayet et­mez."



Cuma Dergisi
12-18 Mayıs 2000
Sayı:498

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Öne çıkanlar